SINAVIN GÖLGESİNDE GELECEK ARAYIŞI
Bir Yeterlilik mi, Yoksa Bir Eleme Yarışı mı?
Geride bıraktığımız hafta sonu, 2,5 milyona yakın genç, hayatlarının belki de en belirleyici virajlarından biri olarak görülen Yükseköğretim Kurumları Sınavı’na (YKS) girdi. Kimi ilk kez test olmanın heyecanını yaşadı, kimi yıllardır süren bir maratonun final çizgisini geçmeye çalıştı. Okul bahçelerinde ter döken, ailelerin kapı önünde heyecanla beklediği bu tablonun ardında ise yıllardır süregelen o meşhur tartışma var: Biz gençleri bir üst eğitime hazırlık düzeyleri için mi ölçüyoruz, yoksa onları sınırlı kontenjanlar arasında birer sayıya mı dönüştürüyoruz?
Ölçülen Bilgi mi, Stres Yönetimi mi?
Sınav sisteminin temel tasarımına baktığımızda, eğitimin amacının bilgi üretmek ve bireyi geliştirmek olması gerektiğini hatırlıyoruz. Ancak YKS, doğası gereği bir yeterlilik ölçümü olmaktan ziyade, hız ve hata payı odaklı bir seçme ve yerleştirme mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Milyonlarca adayın birbirinin önüne geçmeye çalıştığı bu sistemde; soru çözme hızı, dikkat dağınıklığını yönetme yetisi ve çoktan seçmeli soruların kodlama tekniği, bazen öğrencinin gerçek potansiyelinin önüne geçebiliyor. Öğrenci, "Neyi biliyorum?" sorusundan ziyade, "Rakiplerim neyi yapamaz?" kaygısıyla masaya oturuyor. Bu da eğitimi, akademik derinlikten uzaklaştırıp bir "eleme yarışı" formatına hapsediyor.
Rekabetin İnsani Maliyeti
Lise bitirme seviyesinin bir rekabet ortamında test edilmesi, bireyde kalıcı bir kaygıya yol açıyor. Gençler, 12 yıllık eğitim hayatlarını tek bir hafta sonuna sığdırılan birkaç saatlik oturumla anlamlandırmaya çalışırken; yaratıcılık, eleştirel düşünce ve sosyal beceriler gibi üniversite eğitimi için elzem olan yetkinlikler geri planda kalıyor.
Sınav, sistemin "dar boğazını" temsil ediyor. Kontenjanlar sınırlı, hayaller ise uçsuz bucaksız. Bu sınırlılık, sınavın bir "yeterlilik barajı" olmasını imkansız kılıyor; sınavı, adayların birbirine göre konumunu belirleyen bir "sıralama" aracı olmaya zorluyor. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, öğrencinin lise müfredatını ne kadar içselleştirdiğinden çok, o günkü performansıyla diğerlerinin ne kadar önüne geçebildiğidir.
Yeni Bir Bakışa İhtiyaç Var
Peki, çözüm nedir? Akademik yetkinliği ölçen, sürece yayılan ve öğrencinin ilgi alanlarını, yeteneklerini merkeze alan bir değerlendirme modeli, bugünkü "test" odaklı yaklaşımdan çok daha sağlıklı olacaktır. Gençlerin yalnızca "puan ve sıralama" ile tanımlanmadığı; potansiyellerinin, sosyal sorumluluk projelerinin, sanatsal veya sportif başarılarının da denkleme dahil edildiği bir sistem, eğitimde niteliği artıracaktır.
Sonuç olarak; sınavlar bitti, şimdi sıra tercihlerde. Ancak unutulmamalıdır ki; hiçbir başarı sıralaması, bir gencin gelecekteki potansiyelini tek başına tanımlayamaz. Sistem bizi "sıralama" odaklı düşünmeye zorlasa da, eğitimin asıl hedefinin "yeterlilik ve gelişim" olduğu gerçeğini unutmamak gerekir.
Gençlerimizin sınav kağıtlarına sığmayacak kadar çok yeteneği ve anlatacak hikayeleri var.

Yorumlar
Yorum Gönder